Çözüm ve Değişim İçin Önce Bizim Adım Atmamız Gerekir

, 0 Yorum

Toplum olarak bir şeylerin muhasebesini yapmamızın zamanı gelmedi mi artık? Bir şeyleri sorgulamamızın… Belki de en önemlisi bazı gerçeklerle yüzleşmemizin ve öz eleştiride bulunmamızın… İslam’ın kutlu süzgeci ekseninde ve layıkıyla bu gayede atacağımız adımların, uyanışın ve zaferin müjdecisi olacağını biliyorken bu bekleyiş, bu erteleyiş ziyandan, kaybedişten başka ne olabilir ki? Pusulası İslam olanın yanlışa ve zarara sürüklendiğini hiçbir zaman yazmamış olan tarih, kıyamete kadar da böyle bir şeye tanıklık etmeyecek, buna dair bir dip not bile düşemeyecektir hiç şüphesiz.

İnsanların aynanın karşısına geçip üstünü başını düzeltme ihtiyacından kat be kat fazladır toplumların kendilerine ayna tutulması gerekliliği. Değerler erozyonuna maruz bırakılmış bir toplumda, birey için kendi kişisel değerlerine bile sahip çıkmak, korumak kolay iş değildir. Kaldı ki bireysel sorumluluklardan ibaret değilken kalbimizde taşıdığımız yüce imanın gereklilikleri… Evet, bu aynayı kendimize de içinde yaşadığımız topluma da sürekli tutma vazifemiz vardır.

Bugün madalyonun bir yüzünde bireyselleşme sonucu akıllı telefonların esiri olanları, uyuşturucu madde pençesine düşenleri, idealsiz/gayesiz bir hal üzere yaşayanları görüyoruz. Diğer yüzünde ise insanı insan yapan değerlerinden koparılmaya, çöküntüye mahkûm edilmeye, tamamen ifsat edilmeye çalışılan bir toplum gerçeğiyle de yüzleşmek mecburiyetindeyiz. Bilhassa yeni nesil bu tehlikeyle karşı karşıya kalmakta, hedef olmakta, gün geçtikçe bu tablonun vahameti daha da artmaktadır. Bu durumun sonucu olsa gerek, çocuklarımız ile birlikte haber bültenlerini dahi seyredemez olduk. İstatistiklere bakmamıza dahi gerek kalmadı. Çünkü günlük hayatta her türlü olumsuz olaylara fazlası ile tanıklık ediyoruz.

Gördüğümüz tablonun daha da acı yanı ise toplumun bu halini –köklü bir değişim ile olmasa da- değiştirmek, aslına döndürmek için veya toplumu ıslah etmek için yola çıkmış kitlelerin (siyasi partiler, cemaatler, dernekler, vakıflar vb.) de sorunlu olduğunu görmekteyiz. Kısacası topyekûn bir çürüme ile karşı karşıyayız. Bu toplum, yaklaşık bir asır önce laik Kemalist düzenin kurulmasıyla batılın fabrikasında öğütülmeye başlandı. Bütün uğraşlara rağmen bütünü ile asli unsurlarından uzaklaştırılmamıştır. Çünkü seksen yıl boyunca bu sistem İslam’a ve Müslümanlara olan nefretini ve kinini açıkça göstermiş ve uygulamalarını da şiddetli bir şekilde tatbik etmiştir. Böyle olunca Müslümanlar da buna göre pozisyon almış ve seksen yıl boyunca tam anlamıyla bu laik ve Kemalist düzenle barışmamıştı. Hatta bu laiklikten nasıl kurtulurum diyerek, onun yollarını aramış ve kabullenmemiştir. Ancak son on beş yılda bu kitleleri çürütmek için farklı bir yöntem denediler.

Bir hikâye vardır. Güneş ile rüzgâr bir adamın paltosunu indirmek için bahse girerler. Güneş öncelik sırasını rüzgâra verip seyretmeye başlar. Rüzgâr estikçe, adam paltosuna sarılır, rüzgâr şiddetlendikçe adam paltosuna daha da sıkı sarılır ve paltosu ile adeta yekvücut olur bırakmaz. Rüzgâr, adamın paltosunu çıkaramayacağını anlayınca vazgeçer. Sıra güneşe gelmiştir. Güneş, kendisinden emin bir şekilde ısıyı vermeye başlamış. Adam ısındıkça gevşemeye ve paltosunun düğmelerini açmaya başlamış. Güneş anlamış galip geleceğini. Devam etmiş ısıtmaya. Adam da ısındıkça paltosundan kurtulmak istemiş ve en sonun da paltosunu çıkarmış.

İşte o “palto” maalesef bizim için Müslümanların kalkanı, İslam’ın kendisi ile vücut bulduğu “Hilafet” idi. Paltoyu çıkarmamızın bedeli de vahim sonuçları da ortaya çıktı. Bunlardan biri, her ne kadar üzerimizdeki palto kırışık, buruşuk ve bazı yerleri yırtık da olsa üzerimizde bizimle beraber idi. Ve bir gün onun kırışıklıklarını yırtıklarını onarma fikri de bizimle beraberdi. Artık bu paltomuz olmadığı için bunu onarma veya bunu aslına uygun bir şekilde değiştirme fikri de bizden alınmış oldu.

Egemen güçlerin, yabancı unsurlar ile seksen yılda yapamadığı çürümeyi, bizden görünenler ile on beş yılda yaptı. Bu kitlelere ve bireylere daha önce sahip olmadıkları veya olamadıkları; dünya malını ve dünyevi makamlar verdiler. Bu kitleler ve bireyler, on beş yıl önce sahip olamadıklarına bugün artık sahip oldular. Tabi onlar da bu düzenin kendilerine kurmuş oldukları bu tuzağa (bilerek veya farkında olmadan) düştüler. Dediler ki; “varlık ile rahatlık artar, rahatlık ile de itaat artar.” Ancak durum aksine seyretti ve “varlık ile illet arttı, illet ile de gaflet artı.” Böylece bu kitlelerin dertleri de değişti. Dünyayı dert edinmeye başladılar. Dünyevi nimetleri elde etmek için dünyaya saldırdılar. Tabi dünya da kendisini onlara kolay kolay teslim etmedi. Onlardan alacaklarını almadan teslim olmadı. Kuran’da anlatılan Yusuf (as) vakıasını hatırlayalım. Züleyha, Yusuf (as)’ın gönlünden ve nefsinden yararlanmak için Yusuf (as)’a saldırdı. Yusuf (as)’ın gömleği arkadan yırtıldı. Yusuf (as) örneğinde olduğu gibi; bizler dünyaya saldırdık dünya ve nimetlerinden faydalanmak istedik. Yusuf (as), bunlardan yüz çevirdi onun için gömleği arkadan yırtıldı. Ama bizler her şeyi göze alarak saldırmaya devam ettik. Ve maalesef gömleklerimiz önden yırtıldı. İşte bizler bünyemizde olanı değiştirdik ve Allah Sübhanehü ve Teala da bizim halimizi değiştirdi. Allah Sübhanehü ve Teala kullarına şöyle seslenmektedir.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ

“Muhakkak ki bir toplum bünyesinde olanı değiştirmedikçe Allah o toplumun halini değiştirmez. ” (Rad 11)

Ve bizler bünyemizde olan düşüncelerimizi davranışlarımızı ve pratiklerimizi değiştirdiğimiz için Allah Sübhanehü ve Teala da sünneti gereği, kanunları gereği bizim halimizi değiştirmiştir.

Peki, ne yapmalıyız?

Çözüm nedir?

Çözümsüz ve çaresiz miyiz?

Tabi ki çözümsüz ve çaresiz değiliz. Acilen aslımıza rücu etmeliyiz, bundan başka da çaremiz yok. Bizler öncelikle insanız, yaşadığımız bir dünya hayatı var ve bu hayatı bir kâinat içerisinde yaşıyoruz. Biz insanlar, “insan”, “hayat” ve “kâinatı” etraflıca düşündüğümüzde bunun bir sahibinin olduğunu, o sahibin ise Allah Sübhanehü ve Teâla olduğuna iman ediyoruz.

تَبَارَكَ الَّذ۪ي بِيَدِهِ الْمُلْكُۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ

   “Sınırsız hükümdarlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O’nun her şeye gücü yeter.” (Mülk 1)

Her şeye Kadir olan, yüceler yücesi, mülkün (insan hayat ve kâinatın) sahibi, bütün üstün sıfatlara sahip Allah Sübhanehü ve Teâla bizi çözümsüz ve çaresiz bırakacak değildir ve bırakmamıştır. Çünkü âlemlerin rabbi olan Allah Sübhanehü ve Teâla, bütün noksanlıklardan beri olan “es-Sübhan”, her şeyi bilen “el- Âlim”, her şeyden haberdar olan “el Habir”dir. Biz kullarına çözüm üretmekte aciz değildir. O, Samed olan Allah’tır. Hiçbir şey onu aciz ve muhtaç bırakamaz. Bütün varlıklar onun çözümlerine muhtaçtır.

Allah (Azze ve Celle) bize çözüm olarak neyi sunuyor diye baktığımız zaman onun şu sözünü işitiriz.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ وَاَنَّـهُٓ اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

“Ey iman edenler, Allah ve Resulu sizi size hayat verecek şeye çağırdıkları zaman onlara icabet edin.  Biliniz ki, Allah kişi ile kalbi arasına girer ve siz O’nun huzurunda bir araya geleceksiniz. ” (Enfal 24)

Allah (Azze ve Celle) bizi, bize hayat verecek şeylere yani insanlığın son çaresi ve çözümü olan İslam’a çağırıyor. Ve diyor ki bu çağırdığım şey size hayat verecek. Allah Sübhanehü ve Teâla bizi mematta görüyor ki bizi hayat verene çağırıyor. İşte Rabbimizin çağrısına icabet ettiğimizde, Rad suresi 11. Ayette geçtiği gibi sünnettullah/Allah’ın ilkeleri gereği, bizi mematta bırakan düşüncelerimiz, ondan sadır olan davranışlarımız ve pratiğimiz değişmiş olacaktır. İcabet etmez isek ne olur? Çok basit, zulümatta kalmaya devam ederiz. Allah (Azze ve Celle) bize icabet etmemiz için bir zaman dilimi vermiyor yani bu zaman ile ilgili bir çağrı değil. Bilakis bu bize sunmuş olduğu fırsat ile alakalıdır. Onun için acele etmeliyiz ötelememeliyiz. Ne kadar ötelersek ne kadar ertelersek Allah Sübhanehü ve Teâla’nın çözümüne ulaşmamız zorlaşacaktır.

O halde ey Müslümanlar, gelin insanlara hayat veren, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkaran bu çözümün indiği bu ayda, hayat sahnesine taşımak için çalışalım

Bir cevap yazın

SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN