“Güç” ile Vahye Değil, Vahiy ile “Güce” Ulaşılır!

, 0 Yorum

Yaşadığımız bu zaman diliminde, asli unsurlarından koparılmış İslam ümmetini tekrar aslına, izzetli günlerine döndürmek için yola çıkmış birçok kitleye tanıklık ederiz. Bu kitlelerin birçok eksik veya yanlışına ek olarak, kendilerine egemen olmuş şöyle bir yanlış düşünceyi daha görürüz. Toplumu tedricen yani aşamalı bir şekilde vahye göre değiştirmek için öncelikle beşeri gücü elde etmenin gerektiğini ifade ederler. Ancak kaleyi içten fethedip elde ettikleri güç ile toplumu tekrar aslına döndürebileceklerini düşünürler. Bu yazıda, vahiy ile güç arasındaki ilişkiye değinip mevcut anlayışı değerlendirmek istedim.

İnsanlığa rahmet ve nimet olarak inen son vahiy, İslam; henüz yeryüzüne inzal olunmadan dünyada mevcut güçler Persler ve Romalılardı. Kendi dönemlerinin süper güçleri denilen Doğu Roma İmparatorluğu olan Bizans devletiydi. Ekonomisiyle, ordusuyla, silahlarıyla güçlü olan bir devletti. Benzer şeklide Perslerin de bölgesel bir güç niteliğinde devletleri vardı. Bugünkü süper güç dediğiniz Amerika ve bölgesel güç dediğiniz Rusya ile kıyaslanabilirler. Böylesi bir dünyada, fiziki şartlar ölçü alındığında akli olarak insan, vahyin Bizans’a inmesi gerektiğini düşünebilir. Elindeki gücü kullanarak gelen vahiyi topluma daha çabuk iletebilir ve toplum da bunu rahatlıkla ile içselleştirir diyebilir insanoğlu.

Bir de vahyin indiği topraklara bakalım. Arap yarımadasında bir şehir devleti olan ‘’Mekke’’ yeryüzünün en güçsüz toplumlarından biriydi. El-Âlim ve El-Habir olan Allah (Azze ve Celle), vahiyi kime indirdiğine bakacak olursak Mekke’ye indiriyor. Mekke toplumu içinde Ebu Cehil, Ebu Talip, Ömer bin Hattab gibi güçlü bireyler olmasına rağmen Allah (Azze ve Celle) vahyi, okuma yazma bilmeyen, yetim olan ve kendi ailesinden   kardeşleri dahi olmayan zayıf birine, Muhammed (s.a.v) indiriyor. Allah (Azze ve Celle) her iki vakıadan haberdar olan ve bizim bilmediklerimizi bilendir. En güçlüsü dururken en zayıfına vahiyi indiriyor.

Kuran-ı Kerim’de ve tarihte de bunun birçok örneği var. Kuran’da anlatılan Yusuf (a.s) kıssasına bakacak olursak, yine buna yakın bir tablo ile karşılaşırız. Vahiy yine güçsüze inmiştir. O kadar güçsüz ki kendi bedenine dahi sahip olamayan bir köleye. Vahiy, bir taraftan yetim ve ümmi olana, diğer taraftan bir köleye iniyor. Dolayısı ile vahiy, beşeri güce sahip olanlar ile güçlenmez, bilakis zayıf olanlar vahiy ile güçlenirler.

Şahsiyetlerden örnekler vermeye çalışırsak; Kendi bedenine sahip olamayan Bilal (r.a), vahiye sarılmasıyla birlikte zincirlerinden kurtuluyor ve sonrasında Şam topraklarına vali olarak atanıyor. Ayrıca bugün okunan ezanları dinlediğimizde aklımıza Bilal-i Habeşi’nin gelmesi Allah (Azze ve Celle)’nin onun şanını nasıl yücelttiğini de gösterir. Bir başka örnek; Abdullah bin Mesut (r.a), deve çobanı olup, ne ekonomik bir gücü vardı ne de güçlü bir ailesi vardı. Hatta güçlü bir vücudu dahi yok, zayıf sıska, kısa boylu idi. Rahman süresinin Kâbe’de okunması gerekiyordu. Rasulullah (s.a.v); “kim okuyacak” diye sahabelerine seslendiğinde, Abdullah bin Mesut (ra) öne çıkıp; “ben okuyacağım ya Resullallah” demektedir. Rasulullah (s.a.v) onun şiddetli ısrarlarını görerek görevi Abdullah bin Mesut’a veriyor. Rahman süresi içerik olarak bir meydan okumadır. Onun Kâbe’de okunması, bu meydan okumayı daha da anlamlı hale getirmiştir. Bu meydan okumayı sahabelerin en zayıflarından birisi yapmıştır. Rahman süresini okuduğu esnada o kadar darp edilmiştir ki müşrikler onu öldü diye bırakmışlardır. Diğer sahabeler kendisini Resullullah (sav)’e zor yetiştirmişlerdir. Ancak Abdullah, yediği bunca şiddetli dayağa rağmen söylediği söz çok manidardır. ’Onların ne kadar zayıf ve güçsüz olduğunu anladım ya Resullulah, bir daha okumamı isterseniz yine okurum.’’

Bu süreçte yaşanan olaylara bakıldığında örneğin Bedir Savaşı, Vahiy ile kuşananların ne kadar güçlü olduğunu bize açık bir şekilde göstermektedir. Hak ile Batıl’ın, İman ile küfrün ilk savaşı. Vahiy ile kuşananların sayısı, silah ve teçhizatları, karşılarındaki orduya göre çok azdır. Ama Allah (Azze ve Celle) bize asıl gücün vahiye dayanmak olduğunu, Bedir’de zafer vererek bir kez daha göstermiştir. Bir başka savaş Mu’te savaşı, Müslümanlar ile Rumlar arasındaki ilk savaş. Resulün davet için gönderdiği elçilerin şehit edilmesi üzere Resulün hazırladığı 3 bin kişilik ordu, 100 bin kişilik Rum ordusu ile yenilgi almadan savaşmıştır. Hangi hesaplamayı yaparsanız yapın kıyaslanmayacak kadar bir dengesizlik vardır. Tarihin not düştüğü bu savaşa benzer başka bir savaş yok. Bu savaşta Müslümanların, gücünü nerden aldıklarına Abdullah bin Revaha’nın şu sözü şahit oluyor bize: ‘’Biz, düşmanla sayı çokluğu ve kuvvet üstünlüğü ile savaşmıyoruz? Hayır! Biz Allah’ın ihsan buyurduğu bu dinin kuvvetiyle savaşıyoruz.’’ Nice savaşlarda Müslümanlar vahiyden aldıkları güç ile Allah (Azze ve Celle) onlara, düşmana bozgunlar vermeyi nasip etmiştir. Allah (s.v.t) şöyle buyurmaktadır; “Allah’ın izniyle(yardımıyla) büyük bir topluluğa galip gelen nice küçük topluluklar vardır.’’ (Bakara 249).

Müslümanlar ne zaman Vahiy ile bağlarını sıkı tutmuşlar ise o zaman hep üstün olmuş ve galip gelmişlerdir. Huneyn Savaşı da bunu bize tersten göstermiştir. Müslümanlar 12 bin kişilik bir ordu ile Hevazin kabilesine doğru yola koyuldular. Müslümanlardan bazıları fiziki sayı ve kuvvetlerinin çokluğu ile övünüp şöyle böyle büyük bir ordunun asla yenilmeyeceğini ve bu savaştan bu güç ile galip geleceklerini” düşündüler. Yani asıl güç olan vahiyden bağlarını bir an olsun koparıp, sayıya ve kuvvete güvendiler. Düşman kuvvetleri Huneyin denilen bölgede yaptıkları ani baskın ile onları bozguna uğrattı ve Müslümanlar arkalarına bakmadan kaçmaya başladılar. Resullullah (sav) “Nereye gidiyorsunuz ey Müslümanlar! Ben Allah’ın Resulüyüm, ben Muhammed bin Abdullah’ım” demesine rağmen kaçtılar. Daha sonra Resullullah (sav)’in emri ile Abbas (ra)’ın şu çağrısı onları toparlamıştır. “Ey Akabe’de biat eden Ensar, gelin! Ey Rıdvan ağacı altında bey’at edip söz veren Muhacirler, dönün! Muhammed buradadır! Nereye gidiyorsunuz?” bu çağrıdan sonra Müslümanlar tekrar vahiy ile olan bağlarını hatırladılar. Allah (Sübhanehu ve Teala) da onlara yardım edip onlara zafer bahşetti.

“Andolsun ki Allah size birçok yerlerde ve çokluğunuzun sizi böbürlendirdiği fakat bir faydası olmadığı, yeryüzünün geniş olmasına rağmen size dar gelip de bozularak arkanızı döndüğünüz Huneyn gününde yardım etmişti.” (Tevbe 25)

Yaşadığımız bu süreçte, asıl güç olan vahiyi ıskalayıp, öncelikleri zahiri ve beşeri gücü elde etmek için yola çıkanlara, Allah Resulünün yaşadığı şu vakayı hatırlatmak gerekmektedir. Muhammed (s.a.v) zayıflardan iken Mekke’de davet esnasında çok ihtiyaç duyduğu halde Mekke’yi yöneten ve idare edenler tarafından, kendisine teklif edilen gücü (otorite/iktidar ve zenginlik) elinin tersi ile itiyordu. Çünkü vahiy ile inşa olunmamış bir otorite, toplumu vahiy ile inşa edemez.

Sonuç olarak baktığımız zaman, bu vahiy kime ve neye iniyorsa -bu bir şahsiyet, mekân veya zaman kesiti de olabilir- onun ne kadar güçlü, hayırlı ve değerli bir konuma geldiğini görebiliyoruz. Bizler, İslam ümmeti olarak Resullullah (sav) ve sahabesinin vahiy ile toplumu ve devleti nasıl inşa ettiğini bilmekteyiz. Gelin ey Müslümanlar! Hep birlikte Allah ve Resulünün bize öğrettiği şekilde, ilk Müslüman neslin vahiye sarıldığı gibi sarılıp İslam’ı tekrar hayat sahasına taşıyalım. Bunu yaptığımız takdirde Allah (Sübhanehu ve Teala)’nın Rasulüne ve sahabesine verdiği gücü, kuvveti, izzeti ve şerefi bizlere de vereceğini göreceğiz. Çünkü Allah (Azze ve Celle) bunu vaat etmiştir. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah, sizlerden iman edip salih amel işleyenleri, kendilerinden öncekileri yeryüzünde Halife kıldığı gibi onları da yeryüzünde Halife kılacağını, onlar için seçtiği dinlerini (İslam’ı) yeryüzünde hâkim kılacağını, (geçirdikleri) bu korkularını güvene çevireceğini vaâdetti.” [Nur 55]

Bir cevap yazın

SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN