Ümmeti, Laiklik ve Demokrasi İle İfsat Etmeyin..!

, 0 Yorum

Sizlere hayırlı bir mesaj vermek kastı ile bu ilk yazımda, çok da uzak olmayan bir kasabada, gerçekten yaşanmış bir hadiseyi nakletmek istiyorum.

Yazacağım hadisenin kahramanı ihtiyar bir adam, adı Ahmet. Ahmet amca, kasabanın dışındaki evinde, yine kendisi gibi ihtiyar olan eşiyle beraber yaşayan kendi halinde biridir. Geçimini, ahırında beslediği bir çift ineğinden sağdığı sütten elde ettiği tereyağını her gün kasabadaki bakkala getirip satarak sağlamaktadır. Ahmet amca, halim-selim ve mütedeyyin bir ihtiyardır. Ayrıca bu vesileyle karşılaştığı ve muhabbet ettiği kasaba halkı tarafından sevilen birisidir. İnsanlar, onun bu halinden hep nasihat alırlar ve ondan her defasında akıl almayı da ihmal etmezler. Ahmet amca, İslam’ı amellerine ilmik ilmik dokuyan biridir. Çok zeki birisi olmasına rağmen, nasıl bir sıkıntı ile karşılaşırsa karşılaşsın, bütün sıkıntılarını çözmek için kendi aklı yerine direk Kuran ve sünnete müracaat eder. Ahmet amca, İslam’dan aldığı çözümü amele dökmekte ise hiç gevşeklik göstermez ve bu cihetle huzurlu bir hayatı vardır Ahmet amcanın…

Bir gün Ahmet amcanın bu huzuru, kendisiyle alış veriş yaptığı bakkal vesilesiyle bozulur. O gün her sabah olduğu gibi Ahmet amca hazırladığı tereyağı paketlerini bakkala bırakmaya gelmiştir. Dükkâna girdikten kısa bir müddet sonra, dükkândan bağrışma sesleri yükselir. Bakkalın bağırışlarını duyan civardaki esnaf hemen oraya koşarlar.

Bakkal, Ahmet amcaya;

  • Sen bir sahtekârsın, dolandırıcısın, Utanmıyor musun? Ne hakla beni kandırırsın, sana güvenmekle hata mı ettim?

Böylece birçok hakaret içeren cümleler sarf etmektedir. Bu sözlere ne Ahmet amca ne de oraya toplanmış esnaf bir anlam veremiyorlardı. Çünkü esnaf bu söylenen hakaret ve suçlamaların hiç birini Ahmet amcaya yakıştıramıyorlardı. Ayakta durmakta zorlanan Ahmet amca bir iskemle alıp oturduktan sonra bakkala dönerek sordu;

  • Hayırdır, ne oldu, ne yaptım ki böyle konuşuyorsun?

Bakkal, Ahmet amcaya yine öfkeli bir şekilde serzenişte bulunarak devam etti;

  • Her gün senden aldığım tereyağlarını bugün tarttım. Normalde böyle bir şey yapmazdım. Hiç aklımın ucundan geçmezdi, senin beni kandıracağın. Ama bugün içime bir kuşku düştü ve tarttım ve baktım ki getirdiğin tereyağların hepsi 100 gr eksik. Şimdi söyle bakalım utanmıyor musun beni kandırmaya?

Dükkânın içi buz kesmişti, herkes Ahmet amcanın ne cevap vereceğini çok merak ediyordu. Zira bu suçlama oradaki esnaf için imkânsız gibi bir şeydi. Ayrıca Ahmet amcaya dair muhabbetlerinin de sona ermesini kesinlikle istemiyorlardı ama nihayetinde ortada büyük bir suçlama vardı ve çözülmesi gerekiyordu. Oradaki herkes bütün dikkatlerini Ahmet amcaya yoğunlaştırdılar. Deyim yerindeyse gözleriyle; “Ne olur Ahmet amca, bu suçlamadan alnının akıyla çık” der gibiydiler. Ahmet amca ise tam aksine çok sakindi, kendinden emindi ve öfkeyle karışık gülümsüyordu. Sonunda Ahmet amca konuştu;

– Ama nasıl olur evladım, yanlışın falan olmalı. Çünkü ben bu tereyağlarını bende kilogram olmadığı için senden aldığım 1 kg şekerle tartıyorum. Senin verdiğin şekeri terazinin bir kefesine, tereyağını öbür kefesine koyuyorum ve paketleyip getiriyorum. Eğer bir eksiklik varsa bana verdiğin şeker eksiktir, dedi.

Ortam yine buz kesmişti ama bu sefer rüzgâr farklı istikametten esiyordu, her şey anlaşılmıştı, oradaki herkes neyin ne olduğunu iyice anlamıştı. Bu arada bakkal başını yere eğdi çünkü daha fazla kazanayım diye kendisi 1 kg’ların altlarını 100 gr kadar oymuştu. Belki de sıkıntıdaydı ve sıkıntıdan kurtulmak için çözüm adına böyle bir yola başvurmuştu. Lakin her ne olursa olsun ortaya koyduğu çözüm yanlış bir çözümdü bu yüzden az daha Ahmet amcayı ifsat edecekti.

Kendisi mi? kendisi çoktan ifsat olmuştu. Çünkü esnafın gözleri önünde cereyan eden bu hadise, esnafın bakkala olan güvenini kökünden söküp atmıştı.

Bakkalın zengin olmak için bulduğu çözüm belki de yıllarca Ahmet amcanın eksik tartmasına vesile olmuştu. Yani daha fazla kazanmak için ortaya koyduğu çözüm hem kendisini hem de Ahmet amcanın terazisini ifsat etmişti.

Yaşamış olduğumuz günümüzde ve coğrafyamızda da aynı şeyler yaşanmıyor mu?
Bir düşünün, topluma zorla veya zihinleri bulandırılarak, adalette, sağlıkta, eğitimde ve sair insanla alakalı bütün işlerde, laik demokratik çözümler, çözüm olarak dikte edildiği günden bu yana toplum olarak bizler bir türlü iflah olamadık.

Dünyanın en güzel ve verimli topraklarına sahip olsak da yoksulluktan yakamızı kurtaramadık.

Çalışan, ezilen ve sömürülen hep biz Müslümanlar olduk.

Başımızda ki idareciler, adaletten ve bizlerden uzak, paraya endeksli bir hayat içerisindeler, ceplerini doldurmayı bıraktılar şimdilerde saraylarının duvarlarını parayla örüyorlar.

Tarım olmuş olmamış umurlarında bile değil, eğer bir yerde kendi çıkarları varsa yani rant varsa imar da vardır.

Eğitimde menfaatperest bir nesil yetiştiriliyor ve dikkat edin, eğitimin direksiyonunda özel okul sahibi, yani anlayacağınız “paran varsa seni memur edecek diploma da var”, diyen bir zihniyet var.

Sağlık desen tam bir şirketleşme, özel hastane üstüne özel hastane açılıyor ve sonra özel hastane sahibi hoop sağlık bakanlığı koltuğunda. Zaten yüzde yetmiş doluluk garantisiyle açılan hastanelerden şifa beklemekte ayrı bir akıl tutulması…

Cezaevleri ağzına kadar dolu, on kişilik koğuşlarda otuz kişi kalmaktadır. Üstüne, sanki bir maharetmiş gibi her gün yeni bir hapishane inşa ediliyor ya da açılışı yapılıyor. Gerçek şu ki bir ülkedeki adalet, o ülkedeki cezaevlerinin doluluğuyla değerlendirilir.

Sokağa çıkmaya korkar olduk. Hırsızlık, kapkaç, adam vurma vb. bütün suçlarda hızla artışlar yaşanıyor ve deyim yerindeyse suç işlemede doktora yapılıyor sanki…

Kimliklerimiz de para etmiyor artık. Bundan sekiz on yıl önce yaşanan esir değişimine göre bir Yahudi Şallid, binden fazla Müslüman eder oldu. Paramızdan bahsetmek istemiyorum bile, liranın diğer paralara göre değeri ortadadır.

Hâlbuki yaklaşık yüzyıl önce böyle miydi? Biz daha Osmanlıyken kâfirler giysilerimizden korkar, eteklerimizi öpmeyi şeref sayarlardı. Ekonomi, sağlık, eğitim vs hangi konuyu konuşursak konuşalım, hangi açıdan bakarsak bakalım, her alanda dünyanın lideriydik.

Liderlerimiz değil bizleri, bizimle beraber yaşayan zımmileri dahi adalet karşısında kendileriyle bir sayarlardı.

Bugün geldiğimiz noktaya bir bakın, idarecilerimiz aramızda dolaşırken koruma ordularıyla dolaşıyorlar. Oysaki ulaşılabilir olmalı değiller miydi? Her türlü arzuhalimizi anlatabilmeli değil miydik? Aradaki fark ne?

Osmanlı devleti idarecileriyle günümüz idarecileri arasındaki farkı da söyleyeyim;

Osmanlı, hayat ile ilgili çözüme dair hükümleri, kendini ilahlaştıran akıldan değil, Kur’an ve Sünnetten istinbat ettiği kanunlarla idare ediyordu ve bu müthiş bir adalet demekti. Tebaasıyla olan bütün işlerin ölçüsü kesinlikle Allah rızasıydı ve en nihayetinde şu hakikatte unutulmamalıdır ki Osmanlı bir İslami (Hilafet) devletiydi.

Sizin de anladığınız gibi bugün yaşadığımız bütün sorunların ana müsebbibi laik Cumhuriyet sistemidir. Demokrasi ise çözüm değil sorunun ta kendisidir. Sorunu çözmeye değil üretmeye namzettir.

Hal böyle iken, Müslüman’ın ne kendine ne de kardeşine demokratik laik çözümleri tercih etmesi ona asla caiz olmaz. Ne pahasına olursa olsun laiklikten ve demokrasiden, necasetten ya da iblisten kaçar gibi kaçması icap eder. Aksi takdirde bilmeden ve istemeden de olsa çözüm olarak gördüğü demokrasi, Müslümanları ifsat etmeye devam edecektir.

Son olarak şu yerinde tespiti aktarmadan geçmek istemiyorum. Suudi Arabistan’da bir üniversite, öğretim görevlisi öğrencilerine şöyle der; “Eğer Kuran ve Sünnetten uzaklaşıldığında nasıl bir hal alınacağını merak ediyorsanız, Türkiye’ye bakın..! Bir vakitler bizleri idare etmeleri için anlı şanlı paşalar gönderirlerken şimdilerde ellerinde kazma küreklerle kapımızda işçi olarak beklemekteler.”

 

Bir cevap yazın

SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN